Pazartesi, Mayıs 05, 2008
Yaşasın Hıdırellez !
Perşembe, Mart 20, 2008
Kayıp Süt tozunun izini bulduk :)
Pazar, Şubat 24, 2008
Meyve Şekerlemeli Hafif K/ekmek
Bilmiyorsunuz tabi, fotoğraf makinemi kızım kırdı.Benim onun fotoğrafını çekerken başvurduğum bir ses efektini yaparken, yani PİSİ PİSİ diyip telefonda konuşmakta olan annesini kendine döndürmeye çalışırken makine birden elinden kaydı minik Nehir'in ve önce yeri, sonra da "tahtalı köy"ü boyladı.
Nehir kendi şuncağızlık boyunun yüksekliğinden düşürmüş olsaydı benim emektarı bir şey olmayacaktı ama onun o anda mutfaktaki yüksek bar taburelerinde oturuyor olması işi bozdu, anası fotoğraf makinesiz kaldı.
Bu kötü durum sayfa ziyaretçilerine de yansıdı tabi :)
Günlerdir hiç ekmek koyamıyorum siteye. Hoş makinem olsa da baya zamandır ağırda
n alıyordum, ve bunun nedenlerini bir o post'ta bir bu post'ta anlatıp duruyordum. Bildiginiz gibi nedenlerden biri çalışma hayatına geri dönmüş olmam, ikincisi de çalışma zamanlarından arta kalan zamanlarda ikinci kitabı bitirmeye uğraşıyor olmam. Bu sefer ki kitap direk ekmek makinesi severlerle ilgili değil ama gerçekten birinci kitabımdan da çok severek "dünyaya getirmeye" çalıştığım bir çalışma... Sona doğru yaklaşıyorum (yaklaşıyoruz aslında. Bir de sevgili ortakla) Bu yüzden beni mazur görüp sayfa arşivindeki ekmeklerle idare etmeye çalıştığınız için sizlere çok teşekkür ederim.Sırada aktarlardan satın alabileceğiniz kuru meyve parçaları ile şenlenen bir ekmek var.
Malzemeler:
1 ¼ kap süt (Oda Sıcaklığında)
1 yumurta (Oda Sıcaklığında)
3 kaşık zeytinyağı (ya da tereyağı )
4 kaşık toz şeker - daha çok tat istiyorsanız miktarı biraz daha artırın derim.
1 kaşık pekmez
3/4 çay kaşığı tuz
3 + ¾ kap un
İki kaşık mısır unu
İki kaşık irmik
2 ½ çay kaşığı instant maya
Makinenin bip sesinden sonra:
4 yemek kaşığı kuru üzüm 4 yemek kaşığı minik doğranmış meyve şekerlemesi
2 tutam anason (tercihe bağlı)
Temel Ekmek ayarında, büyük somun.
Ekmeğinizi deneyip hoş bir resmini çekerseniz, göndermeniz halinde yukarıdaki meyve şekerlemeleri resmi yerinde sizlerden birinin ekmeği yer alabilir, ne de güzel olur :)
Sevgilerimle....
Pazartesi, Şubat 11, 2008
Womag'de bir Kambur....

Çarşamba, Ocak 09, 2008
Womag Sanal Sanat Dergisindeyim....
Perşembe, Ocak 03, 2008
Sakızlı Ekmek
Küsüratı bende saklı- 30 küsür yıllık hayatımın, ufukları Sakız Adası ile kesintiye uğramış, sakızlı dondurmalarla taçlanmış her yazında ve dahi (evin) köşesine bucağına sakız reçeli saklanmış kışlarında bile kendime sormamışım “yahu nedir, nerdedir bu nimetin kökeni?” Hayret!
Artık demode olduğunu saklamayan emektar makinemin makro ayarları ile boğuşmaktayım. Dışarıdan bakıldığında pek de havalı gözükmeyen eğriden – eğretiden bir ağaç sanki sonraları onu bu şekilde tanımlayacağımı bilmiş gibi zamanın bir noktasında göz yaşı dökmüş. Sonra zaman donmuş- gözyaşı da öyle…
Makinam el verdiğince ardı arkasına kareler çekiyorum. “Olmadı,” diyorum, “net değil.” Bir daha, bir daha. Altı üstü bir reçine damlası ama çok güzel çok, çek bir daha….
Bir ara çerçeveye 3 yaşı henüz dolmamış kızım giriyor.
“Dakız istiyorum,” diyor “dakız…”
Sakızın ağaçta yetiştiğini düşünüyor olması hoşuma gidiyor. Karışmıyor
Keşke herşey ağaçta yetişse diye düşlüyorum, mesela çikolata, mesela pasta, mesela tiramisu ve mesela pizza….
Yetişmiyor elbette ama olsun, yetiştiği kadarı da yeter. Sakız, ya da mastik öyle hoş bir şey ki hepsine bedel…
…
Sonra yaz bitiyor.
Yaz boyu çekilmiş onlarca fotoğraf arasında bir kare, bir ağacın üzerinde bir damla sakız parçası zamanının gelmesini beklemekte.
Yeni yıl, beraberinde Rum köklerinin esintisini eteğinde taşıyan uzak bir akrabayı da getirerek geliyor….
Konuk olduğum eve yeniyıl ekmeği getirmiş, bize de bir parça düşüyor. Ekmeğin üzerinde 2008 yazmakta.
Burnumu ekmeğe dayamışım, “ayol yesene” diyorlar, “yok diyorum, yok…Böyle daha güzel- şimdilik tadını böyle çıkarıyorum ben onun…”
Neden sonra hakkıma düşen bir dilimi yiyorum, mest oluyorum.
Yumurta var bu ekmekte, belki tereyağ, ve mahlep ama mutlaka ve mutlaka sakız.
Hani şu bizim sakız.
Bir zamanlar Çeşme’nin taşı toprağının kaplı olduğu ileri sürülen sakız, sonraları kıymetini bilmediğimiz kesi kesiverdiğimiz sakız, şimdilerde devlet koruması altında olan sakız… Hani Yunan dostlarımızın bizden daha iyi sahip çıktığı sakız, hani Çeşme’nin burnunun ucunda olup da bizim olmayan adaya adını veren sakız.
Vesaire vesaire vesaire…..
Madem onlar bizden daha iyi sahip çıkmış o halde onlardan bir tarif verelim… Elbette Yılbaşı gibi, paskalya gibi özel günlerinde pişirdikleri Tsoureki aradığım tada en yakın sonucu verecek. Belki de yediğim ama adını sormayı akıl etmediğim güzel ekmek zaten bir tsoureki (tureki)
Adı her ne olursa olsun bu ekmek mutlaka ama mutlaka denenmeli.
Malzemeler:
2 yumurta (oda sıcaklığında)
1/3 kap süt (oda sıcaklığında)
3 kaşık zeytinyağı
1/3 kap şeker
1 çay kaşığı mahlep (dolu dolu)
5-6 parça damla sakızı (ezilmiş)
1 çimdik tuz (çay kaşığının 1/5 kadar)
3 kap un
2 çay kaşığı instant maya
Temel ekmek ayarı
(hamur makinede biraz zor dönüyor. gerekirse bir iki kasık daha süt ekleyin)
NOt: Ekmeğinizi daha kekvari istiyorsanız şeker oranını artırabilirsiniz. Ancak hamur yogurma aşamasında kaşık kaşık süt ekleyerek hamurun kıvamlı bir topa dönüşmesinde yardımcı olmanız gerekecektir.
Salı, Ocak 01, 2008
Anason kokan ekmek......
1 kap süt
1 yumurta
2 kaşık zeytinyağı (veya tereyağı)
Yarım kap teflon tavada çevrilmiş ruşeym
2 kaşık şeker
1 çay kaşığı tuz
Yarım çay kaşığı anason
2 ½ kap un
1/3 kap irmik
2 çay kaşığı instant maya
Ruşeym hakkında uzun uzadıya yazdığım bir nimet. Ancak muhtemelen elinizde ve dahi evinizde bulunmuyor. Olsa fena mı olurdu? Hayır olmazdı elbet. Ama bugünün ekmeği onsuz da olabiliyor.. Ruşeym yerine aynı oranda irmik koyabilirsiniz. Fakat sıvı az gelir mi diye makineyi ilk yoğurma esnasında arada kolaçan etmekte fayda var. Bu durumda bir iki kaşk daha süt ya da sıvı eklersiniz.
Fakat bu tarif ruşeymsiz oldu mu çok da sıradışı bir tarif olmayacaktır, bildirmekte fayda var.
NOt: Bu fotoğraf aslında bu ekmeğe ait değil. Ekmeğimizin fotoğrafını çektiğim zannıyla onu ailenin tüketimine sunma gafletinde bulundum ne yazık ki. Ancak benim için önemli olan denemenin kabarma açısından ve tat açısından ne kadar başarılı olduğudur. Yaptım- kabardı, hem de gayet güzel bir şekilde. Bu durumda bir başka ekmeğin resmini koymayı yanlış bulmadım. Siz?
Çarşamba, Aralık 26, 2007
TARİFLERİNİZİ GÖNDERİN ve 2 tarif
Çarşamba, Aralık 05, 2007
Womag'e buyrun....
Pazartesi, Kasım 26, 2007
Ünye Ekmeği- Deneyen Fotosunu Göndersin Lütfen...
Uzun zaman oldu yine. Sanırım hem annelik, hem iş hayatı, hem yazmak, hem de bloglar bir arada daha evel tahmin ettiğim kadar kolay yürümeyecek.
Bu bende üzüntü yaratıyor elbet. Kendimi size karşı sorumlu hissediyorum. Tesellim ise Zeynep ile beraber hazırladığımız süpriz kitap sonuçlandığında affedilecek olma umudum....
Madem kendim deneyemiyorum yeni tarifler o halde sizden gelenleri değerlendirelim.
Önceki postuma düşen bir yorum var. Emine Selcen'den. Olduğu gibi aktarıyorum.. (Ekmek çok hoşuma gitti sevgili Emine, ancak benim malzeme eksiğim var. Yine de post olarak koyayım da birileri benden önce yapar belki.)
Merhaba sitenize zaman zaman bakıyorum çok güzel tarifleriniz var. size bir tarif vermek istiyorum. dometesli ekmek. bunu benim babaannem yapıyor kendisi ünyeli ve doğal olarak bu bir mısır ekmeği.
çok beğeneceğinize eminim tarife geçiyorum:
7-8 tane ince kıyılmış domates turşusu
1 büyük rendelenmiş soğan
yarım demet kıyılmış maydonoz
gerekiyorsa tuz
1-2 adet acı biber turşusu(arzuya göre)
4-5 bardak mısır unu (fırında kurutulmuş mısır unu olacak)
biraz su
bu malzemelerin hepsi yoğurulur çok cıvık veya çok sert olmayan bir hamur yapılır. bu malzemeden toplam 2 adet ekmek çıkıyor. önce teflon tavada bir tatlı kaşığı tereyağı kızdırın. hamurun yarısını koyup iyice tavaya yayın. alt kısmı pişince bir adet dönderecek* ile ekmeği çevirin. tavada tekrar yağ kızdırın ve diğer tarafına da yağ sürün. iki tarafı da pişince tavadan alın. hamurun kalan yarısını da pişirin. emin olun çok değişik bir lezzet
NOT:dönderecek ünyede kullanılan bir şey. dümdüz hiç kenarı olmayan bir tencere kapağı. tepesinde tutma yeri var. bunu bakır kap-kacak satan yerlerden bulabilirsiniz. yada bir tencere kapağıyla halletmeye çalışabilirsiniz. iyi günler diliyorum afiyet olsun.
Salı, Ekim 30, 2007
Tüyap'ta bir bücür...
Bitmek bilmeyen yol esnasında, bitmek bilmeyen kilometrelerden herhangi birini devirirken biz “Tüyap kitap fuarının bana göre Beylikdüzü’ne yapılmasında Türk insanının kitap sevgisini sınama niyeti var,” diyordum eşime…
Aklımda İzmir’deki Tüyapcıların ne şanslı olduğu vardı.
“İzmir zaten bir çeşit butik şehir, her şey iç içe ve kucak kucağa. Orada Tüyap’a gitmemek için gerçekten iyi bir nedenin olmalı, bakalım burada ne kadar katılımcı göreceğiz,” türü düşünceler de uçuşmaktaydı kafamda.
Sonunda vardık.
Otoparkta sahiplerini bekleşen dizi dizi arabalar şaşırttı beni önce. Sonra da içerdeki yerinde durmayan kalabalıklar… Çoğul konuşuyorum, çünkü çoğuldular. Oradan oraya akıp ceplerindeki parayı gece yatağa başlarını gönül huzuruyla koyacak şekilde harcamak için, çırpınan genci – yaşlısı – çeşit çeşit insanlar….
Söyleşi salonu ititraf etmeli ki pek o kadar kalabalık değildi. Ancak elim ayağıma dilim dudağıma dolanır mı stresinin ne kadar da boş olduğunu çarçabuk kavramamı sağlayacak kadar samimi bir dinleyici kitlesi geldi sandalyelere yerleşti. 
Moderator olmanın stresiyle mi yoksa sana 15 dakka değil, tümünüze verilen toplam süre (1 saat) yetmez diyen arkadaşların etkisiyle mi bilmiyorum deli dolu bir süratle konuştum. İzleyicilerin yüzünde gördüğüm sevimli ve sevgi dolu ifade ile coştukça coştum.
Ancak unuttuğum bir şey vardı.
Tüm yüzlerdeki gülücükler sevgili Emine Beder’in “ağlamasın, onu da yanımıza alalım,” önerisi ile önce yan sandalyemde, sonra kucağımda maymunluklar yapan kızımaydı….
Bir ara baktım Nehir kaptırmış kendini “kardelen Ayşe, kardelen Ayşe,” diyor, geldim kendime…Çaktırmadan olması imkansız bir şekilde kulağına eğildim, “anneciğim susmazsan bizi dışarı atacaklar,” dedim…
Velhasıl konustuk yine de güzelce…
Önce ben,
Sonra Ayvalık Mutfağı’nın yazarı Erkan Acurol, sonra Mengen Mutfağının yazarı Mesut Erdoğan, sonra da Türk mutfağına sayısız eserle katkıda bulunan sevgili Emine Beder.
Ben bu iki beyden ziyade Emine hanım ile ilgili bir not düşmek istiyorum. Sıcaklığına, samimiyetine ve güzel yeşil gözlerine hayran kaldım ben Emine Beder’in…Yanında kendimi çok rahat hissettim, çok sevdim ben onu… Ne şanslıyım ki bende artık onun bir imzalı kitabı var :) Ve yine ne şanslıyım ki naçizane benim de onda :)
Bu arada Mengen mutfağını literatüre sunan Mesut Erdoğan bey ile Ayvalık mutfağını hak ettiği yere koyan Erkan Acurol’un da imzalı kitaplarına sahibim.
Konuşmada herkesin hem fikir olduğu şeyi sizinle paylaşmak istiyorum:
"Türk mutfağını belgeleyin.
Kayıp binlerce tarif var, eldekileri unutmayalım. İyi ki yemek yazarları arttı, yollarına devam etsinler…"
Ne dersiniz?
Cumartesi, Ekim 27, 2007
Tüyap'tayim...
Pazar, Ekim 14, 2007
SABONİS'e ekmek

Tarihler 2007'nin yaz sonunu gösterdi göstereli okullu bir çocuğun annesi olma statüsünü eklemiş durumdayım uzayıp giden hayat listeme.
Her yaklaşmakta olan statü gibi bu statü de alanda tecrübeli kişiler üzerinde bir nevi "arıya bal kokusu etkisi" yarattı.. Veee
kreşler ve akran arasına karışıp "hapşu"ydu-"tıksı"ydı bilumum alt-üst solunum yolu enfeksiyonu ile tanışan bebeler üzerine bin bir hikaye dinledim o zaman- bu zaman.
Heyhat
gel zaman git zaman
hikayeler "rivayet" alanından indiler, benim gerçeğime dönüştüler.
18 gün içinde 2si gece yarıları acil kapılarında olmak üzere 5 ayrı hastane ve doktor ziyareti şeklinde hayatıma "renk!" kattılar.
Hikaye basitti.
Kreşte nezlelerin sonu gelmemekteydi.
Nezle demek tıkalı bir burun,
tıkalı bir burunsa ortakulakta mikrop birikimi demekti.
Olur mu canım demeyin?
Bana yaptığım bütün araştırmaları dökümletmeyin :)
Size verebileceğim en özet bilgi (anladığım bilgi ya da) şudur...
Yaş küçük e o halde burun ile kulak arasındaki bağ olan östaki borusu da küçük.
Üstelik bu kadarla da kalmıyor bir de dik duruyor kerata. Böyle olunca da borunun berisinde kalıyor mu mikroplu bir saha.
Bekle ki çocuk büyüsün, östaki uzasın ve yataylaşsın sonunda... İste o zaman istediği kadar tıkansın burun. Yok bir dert- yok bir sorun.
İste bundandır blogumu ihmal edişlerimin bir hayli uzaması dostlar.
Önce işe girmem, sonra annelik görevleri..
Ama elimde deneysel ama affettirici bir tarif var.
Boyu aya kadar :)
SABONİS'e
(80'lerin sonunda esen basketbol fırtınası, o günleri ilk gençlik yılları olarak yaşayan ben ve arkadaşlarıma Sovyet basketbolcu Arvidas Sabonis'i tanıma fırsatı vermişti...
Ben bir de ekstradan hayrandım da bu 2 metre 22 santimlik adama.
O zamanların hatrına hayatımda pişirdiğim en uzun ekmek olan bugünün ekmeğini SABONİS ekmeği olarak adlandırıyorum. Sanırım Sabonis'in annesi gibi ben de bu ürünün - çocuk veya ekmek- nasıl olup da bu kadar uzun olabildiğini bilmiyorum)
1 kap ılık süt
1 yumurta (oda sıcaklığında)
1 küçük haşlanmış patates (parçalara ayrılmış)
3 kaşık zeytinyağı
1 yemek kaşığı şeker
1,5 çaykaşığı tuz
3 kap un
1 tatlı kaşığından biraz fazla instant maya
(temel ekmek ve inanmayacaksınız ama küçük somun ayarı)
NOt: Makine hamuru yoğurma aşamasındayken gözünüze hamur çok kuru gelirse çok az süt ekleyebilirsiniz)
Not2: Ekmegin yanında duran fincan kahve fincanıdır.
Perşembe, Ekim 04, 2007
Aylardan Ekim
Belki gördünüz.
Agaclar.net
Görmeyen kaldıysa görmeli.
Size bu dergiyi önermek için güzel bir ay seçtim.
Bu ay benim ayım.
Bundandır doğduğumuz ayın yaklaşmakta olan ölümü değil de yaşamı hatırlatır olması bize.
İşte bu yüzden kalan 11 ayı bir kenara iteler yaşamın kapısını araladığımız ayı çok severiz.
Yoktur öyle pırlantalar, arabalar, katlar hediye gelsin tutkum.
Her sene bu ay başka türlü hediyeler arayışı içinde olurum.
Fakat kimi zaman teker teker bireylerin değil de evrenin hediyeleri olur bana. Kimileri tasadüfler der buna.
Cuma, Eylül 21, 2007
Bir Hititli'nin Sofrasına Konuk Olmak- Onunla Aynı Ekmeği Paylaşmak
Senin sandığın gibi olmuyor işte, demişti babam.
Ben ona sadece arkeolog olmayı istediğimi söylemiştim oysa.
Umutsuz ve umut kırıcı girişinden sonrası ise şöyleydi: “Öyle senin hayal ettiğin gibi kazılara gezilere tüm arkeologlar gitmiyor işte! En iyi ihtimalle Anadolu’da bir yerlerde bir müzenin müdürü olursun. Masa başında geçer hayatın.”
Henüz kafa kâğıdım 16 yıllık. Akıl kağıdım ise belirsiz. Akıl denen şey tecrübelerle oluşuyorsa eğer, hayatım için kararlar almak adına başkalarının aklına öylesine muhtacım ki. Üstelik aklımın olması gereken yerde – aslında onun biraz üstünde püfür püfür kavak yelleri esmekte. Hititler, Asurlar, Frigler, Urartular iyi de, masa başında dirsek ve ömür tüketmek kötü diyorum kendime.
Siliyorum aklımdaki tercih formundan arkeolojiyi.
Hukuk yaz diyorlar bana, hakkımı çok iyi koruyormuşum, hâkimi bezdirirmişim, müvekkilimi illaki galip kılarmışım falan filan.
Karanlık adliye koridorları geliyor gözümün önüne. Anadolu’da toprağa toza bulanmış bir halde eski medeniyetlere dokunmak varken elimde narin fırçalar ve mini kazmalarla—loş bir odada karışık bir masa ardında MÜDDDÜR olarak oturmak kadar berbat geliyor o koridorlar bana.
Yazıyorum ama ölü tercih.
Kimse bilmiyor bunu.
Gölgem bile.
Kendime bir gençlik sırrı veriyorum; sayesinde ne kadar çok para kazanabilecek olsam da avukatlığı kendi listemde ölüme tercih ettiğimi.
Henüz kazanılmamış paracıkların ardından hüzünlenmiyorum da ,
elimden düşen kazma ile fırçaya,
yüzüme değemeden ait olduğu yerde kalan kazı alanı toprağına kederleniyorum.
O günden sonra hep tarih kurcalıyorum, harabelerde arıyorum kaybettiğim ruhumu.
Ve kendimi hep sıkıcı bir müze müdürü olmamak fikri ile avutuyorum.
Seneler sonra ise her arkeoloji mezununun müddddüüür, her müddddüüürin de masa başı tozu ile oyalanmadığını görüyorum.
Pişmanlık?
Bilemiyorum.
Her ikimiz de haklıydık çünkü.
Fakat ben yine de tarih kokan şeylere gönül kaydırıyorum.
Veee
Ve geçenlerde bir kitap buluyorum.
Henüz siparişini vermesem de kitap için çok heyecan duyuyorum- size de tanıtmak istiyorum.
Güngör Karauğuz'dan değerli bir çalışma bu. Sonrasını internetten bulduğum tanıtım yazılarından aktarayım size.
"Bu ilginç çalışmada, Hitit çiviyazılı kaynakları ele alınarak, Anadolu'da bugün tüketilmekte olan yerel ekmeklerle Hitit ekmekleri arasındaki bağlantılar araştırılmaktadır.
Hitit Dönemi'nde ekmeğin, tarlanın sürülmesinden itibaren geçirdiği tüm evreler çiviyazılı metinlerden takip edilerek incelenmektedir.
Hitit ekmek çeşitleri ile bugün Anadolu'da tüketilen ekmek çeşitleri arasındaki yakın benzerlikler konusunda ilginç veriler ortaya konmaktadır.
Ayrıca Hitit bayram ve kült törenlerinde hangi ekmeğin ne oranda tüketildiği, bayram ve ritüel kutlamalarında hangi tanrı için özel olarak yapıldığı araştırılmaktadır.
Sadece tanrıya sunulduğu düşünülen ekmek çeşitleri ile bu ekmeklerin hangi kutsal mekanlarla ilintili olduğu da irdelenmektedir."
Satın almak için Ideefixe'den veya herhangi bir online kitapçı'dan faydalanabilirsiniz.

























